16 Şubat 2011 Çarşamba

işçilerin yazılı onayını gerektiren durumlar ile ulusal bayram ve resmi tatil günleri


 
·         İşçi: Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye,

·         İşveren: işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara,

·         İş İlişkisi: işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye

·         İşyeri: İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime

denir.

İşveren aşağıda açıklanan durumlarda işçinin yazılı onayını almadan, diğer bir ifadeyle işçiyle anlaşmadan işlem yapamaz. Onay alınmadan yapılan işlem Kanuna aykırılık teşkil eder.

Geçici İş İlişkisi

İşveren, devir sırasında yazılı rızasını almak suretiyle bir işçiyi; holding bünyesi içinde veya aynı şirketler topluluğuna bağlı başka bir işyerinde veya yapmakta olduğu işe benzer işlerde çalıştırılması koşuluyla başka bir işverene iş görme edimini yerine getirmek üzere geçici olarak devrettiğinde geçici iş ilişkisi gerçekleşmiş olur.

Bu halde iş sözleşmesi devam etmekle beraber, işçi bu sözleşmeye göre üstlendiği işin görülmesini, iş sözleşmesine geçici iş ilişkisi kurulan işverene karşı yerine getirmekle yükümlü olur.

Geçici iş ilişkisi kurulan işveren işçiye talimat verme hakkına sahip olup, işçiye sağlık ve güvenlik risklerine karşı gerekli eğitimi vermekle yükümlüdür. Geçici iş ilişkisi altı ayı geçmemek üzere yazılı olarak yapılır, gerektiğinde en fazla iki defa yenilenebilir.

Geçici iş ilişkisinde işçinin yazılı onayını almayan işverene, bu durumdaki her işçi için 100 TL idari para cezası kesilir.

Çalışma Koşullarında Değişiklik

İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir.

Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz.

İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir.

 Fazla Çalışma

Fazla çalışma; İş Kanununda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalardır. Fazla çalışma yaptırmak için işçinin yazılı onayının alınması gerekir. Fazla çalışma ihtiyacı olan işverence bu onay her yılbaşında işçilerden yazılı olarak alınır ve işçi özlük dosyasında saklanır.

fazla çalışmada onayı alınmadan fazla çalıştırılan her bir işçi için 204 TL,İdari para cezası kesilir.

Serbest Zaman

Fazla çalışma yapan işçi, isterse işverene yazılı olarak başvurmak koşuluyla, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında bir saat otuz dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında bir saat onbeş dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir. İşçi hak ettiği serbest zamanı, 6 ay zarfında işverene önceden yazılı olarak bildirmesi koşuluyla ve işverenin, işin veya işyerinin gereklerine uygun olarak belirlediği tarihten itibaren iş günleri içerisinde aralıksız ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır. İşçinin bu kanundan ve sözleşmelerden kaynaklanan tatil ve izin günlerinde serbest zaman kullandırılamaz.

Serbest zaman uygulamasında yazılı olma şartını yerine getirmeyen işverene 1.034 TL idari para cezası uygulanır.
 
Denkleştirme

Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırk beş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır. Haftanın iş günlerinden birinde kısmen çalışılan işyerlerinde, bu süre haftalık çalışma süresinden düşüldükten sonra, çalışılan sürenin çalışılan gün sayısına bölünmesi suretiyle günlük çalışma süreleri belirlenir. Günlük çalışma süresi her ne şekilde olursa olsun 11 saati aşamaz.

Tarafların yazılı anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi, işyerinde haftanın çalışılan günlerine günde onbir saati aşmamak koşuluyla farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde, yoğunlaştırılmış iş haftası veya haftalarından sonraki dönemde işçinin daha az sürelerle çalıştırılması suretiyle, toplam çalışma süresi, çalışması gereken toplam normal süreyi geçmeyecek şekilde denkleştirilir. Denkleştirme iki aylık süre içinde tamamlanacak, bu süre toplu iş sözleşmeleri ile dört aya kadar artırılabilecektir.

Denkleştirme dönemi içinde günlük ve haftalık çalışma süreleri ile denkleştirme süresi uygulamasının başlangıç ve bitiş tarihleri işverence belirlenir.

Denkleştirme uygulamasında yazılı olma şartını yerine getirmeyen işverene 1.034 TL idari para cezası uygulanır.

Ulusal Bayram ve Genel Tatil Günlerinde Çalışma

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir. İspat şartı bakımından bu onayın yazılı olması gerekir.

Ulusal bayram günleri ve Resmi tatil günlerinin neler olduğu 96 seri nolu sirkümüzde açıklanmış olmakla beraber 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatil günlerini hatırlayacak olursak aynı kanunun l, 2 ve 3 üncü maddeleri şöyledir;
 
2429/ 1 - 1923 yılında Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim günü Ulusal Bayramdır. 
Türkiye`nin içinde ve dışında Devlet adına yalnız bugün tören yapılır.
 
Bayram 28 Ekim günü saat 13.00`ten itibaren başlar ve 29 Ekim günü devam eder.
2429/ 2 - Aşağıda sayılan resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü genel tatil günleridir.

A)  Resmi bayram günleri şunlardır:

    1. 23 Nisan günü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır.

    2. 19 Mayıs günü Atatürk`ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı günüdür.

    3. 30 Ağustos günü Zafer Bayramıdır.


B) Dini bayramlar şunlardır:

    1. Ramazan Bayramı; Arefe günü saat 13.00`ten itibaren 3,5 gündür.

    2. Kurban Bayramı; Arefe günü saat 13.00`ten itibaren 4,5 gündür.

C) 1 Ocak günü yılbaşı tatili,(5892 sayılı kanunla eklenen ibare) 1 Mayıs günü Emek ve  Dayanışma Günü
     tatilidir."

D) Ulusal, resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü resmi daire ve kuruluşlar tatil edilir.

Bu Kanunda belirtilen Ulusal Bayram ve genel tatil günleri; Cuma günü akşamı sona erdiğinde müteakip Cumartesi gününün tamamı tatil yapılır.

Mahiyetleri itibariyle sürekli görev yapması gereken kuruluşların özel kanunlarındaki hükümler saklıdır.

29 Ekim günü özel işyerlerinin kapanması zorunludur.”


2429/ 3 - A) Hafta tatili Pazar günüdür.
         
      Bu tatil 35 saatten az olmamak üzere Cumartesi günü en geç saat 13.00`ten itibaren başlar.”
 

14 Şubat 2011 Pazartesi

Değersiz alacaklarda değerleme


  
İktisadi kıymetlerin parasal değerlerinin saptanması işlemine değerleme” adı verilmektedir. Vergi Usul Kanunu’nda ise; değerleme, vergi matrahlarının hesaplanması ile ilgili iktisadi kıymetlerin takdir ve tespiti olarak tanımlanmıştır.

VUK’da değersiz alacakların tanımı “kazai bir hükme veya kanaat verici bir vesikaya göre tahsiline artık imkan kalmayan alacaklar şeklinde yapılmıştır.

Bir alacağın “değersiz alacak” olarak değerlendirilmesi için aşağıdaki şartların mevcudiyeti gerekmektedir.

·         İlgili alacağın, bilanço ve işletme hesabı esasına göre defter tutan ticari ve zirai kazanç sahiplerince ticari ve zirai kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olması;

·         Kazai bir hükme veya kanaat verici bir vesikaya göre, bu alacağın tahsiline artık imkan kalmaması.

VUK’ un 281. maddesi uyarınca alacaklar mukayyet değerleri ile değerlenir. Aynı Kanun’un 265. maddesinde ise “mukayyet değer”, bir iktisadi kıymetin muhasebe kayıtlarında gösterilen hesap değeri olarak tanımlanmıştır. Vergi Usul Kanunu’nun 322. maddesine göre; bir mahkeme kararına veya kanaat verici bir belgeye göre tahsiline artık imkan bulunmayan değersiz alacakların, bu mahiyete girdikleri tarihte tasarruf değerlerini kaybedeceklerinden, mukayyet değerleri ile zarar yazılmaları gerekmektedir.

İşletme sahibine ait olup ticari işletme ile ilgisi olmayan şahsi alacakların değersiz hale gelmesi ve doğrudan zarar olarak kaydedilmesi mümkün değildir. Aynı paralelde; hatır senedi veya ticari işlem dışı düzenlenen senetlerin ödenmemesinden dolayı alacağın tahsil edilmemesi halinde de, bu tür alacakların değersiz alacak olarak zarar yazılmasına imkan bulunmamaktadır.

Örneğin, Danıştay 4. Dairesi’nin, 06.05.1980 tarih ve E. 1979/159, K. 1980/1528 sayılı Kararında; kollektif şirketin bir ortağının şirketten ayrılması nedeniyle, ortağın sermaye payı ve tüm hakları karşılığında; şirketin ayrılan ortaktan olan ve vazgeçilen alacağının, değersiz alacak olarak kabulü mümkün olmadığı belirtilmiştir.

Diğer taraftan, teminata bağlanmış ya da gizli teminatı bulunan alacakları için değersiz olarak kabulü de mümkün bulunmamaktadır.

Hangi belgelerin kanaat verici belge olarak anlaşılması gerektiği ko­nusunda kanunda yeterli açıklık yoktur. İlgili alacağın değersiz kabul edilerek zarar yazılabilmesi için, diğer tüm belgelerde olduğu gibi, her bir belgenin ayrı ayrı değerlendirilmesi, belgenin ifade ettiği olayın gerçek mahiyeti araştırılması ve bu şekilde kanaat verici olup olmadığının açıkça belirlenmesi gereklidir.

Örneğin; Danıştay 4. Dairesi’nin 08.03.1994 tarih ve E. 1993/1033, K. 1994/767 sayılı Kararı’nda “Alacakların değersiz alacak olduğunun kanıtlanamaması halinde değersiz alacak kaydı söz konusu olmaz.” hükmünü vermiştir. Aynı Daire’nin 11.10.1991 tarih ve E. 1989/1829, K. 1991/3076 sayılı Kararı’na göre ise “Bir alacağın ancak tahsil olanağının kalmadığının kesinleştiği tarihte değersiz alacak olarak zarara kaydedilebilmesi mümkündür.”

Değersiz alacak uygulamasında kanaat verici niteliğe haiz belgelere örnek olarak aşağıdaki belgeler gösterilebilir.

·         Alacaklının borcundan vazgeçildiğine dair konkordato anlaşması,

·         Alacaktan vazgeçildiğine ilişkin olarak mahkeme huzurunda düzenlenmiş belgeler ve tutanaklar,

·         Borçlunun herhangi bir mal varlığı bırakmadan ölümü ve mirasçıların da mirası reddettiklerine dair resmi belgeler,

·         Borçlunun ölümü ve mirasçılarının bulunmadığını kanıtlayan resmi soruşturma belgesi,

·         Borçlunun dolandırıcılıktan mahkum olması ve herhangi bir mal varlığı bulunmadığını belgeleyen resmi evrak ve diğerleri,

·         Ticaret mahkemesince borçlu hakkında verilmiş ve ilgili masa tarafından tasfiyeye tutulmuş bulunan iflas kararına ilişkin belgeler,

·         Borçlunun ülkeyi dönmemek üzere terk ettiğini belirleyen gazeteler ve bunu doğrulayan resmi makam belgeleri, örneğin yabancı bir ülkeye kaçma veya sığınma talebine ilişkin belgeler ile haczi kabil malı olmadığını gösteren belgeler,

·         Borçlunun, alacaklı tarafından açılan davayı kazandığına dair, mahkeme kararı,

·         Borçlu hakkında verilen gaiplik kararı,

·         Borçlunun ölümü ve mirasçılar adına Sulh Mahkemelerince verilmiş bulunan mirası ret kararı,

·         Gerek doğuşu gerekse vazgeçilmesi bakımında belli ve inandırıcı sebepleri olmak şartıyla alacaktan vazgeçildiğini gösteren anlaşmalar,

·         Finansal yeniden yapılandırma çerçeve anlaşmaları nedeniyle tahsilinden vazgeçilen alacaklara ilişkin belgeler.

Kanun uyarınca; değersiz alacakların zarar kaydı, bilanço veya işletme hesabı esasında defter tutan tüccarlar ile bilanço veya zirai işletme hesabı esasında defter tutan çiftçilerde söz konusudur.

Alacağın doğuş sebebinin tespiti, bilanço esasında defter tutan mükelleflerde çift kayıt yöntemi nedeniyle kolaydır. Ancak; işletme hesabı esasında defter tutan mükelleflerin alacaklarını envanterde gösterme zorunlulukları bu­lunmadığından, bu alacakların mahiyeti ilgili mükelleflerce ayrıca ispatlanmalıdır.

Alacaklıların asgari üçte iki çoğunlukla kabul ettiği ve kabul etmeyen diğer alacaklıları da bağlayan, alacaklıların alacağın belli bir yüzdesinden vazgeçtiklerini veya borçluya yeni bir vade tanıdıklarını gösteren anlaşmaya “konkordato” denmektedir.

Konkordato; alacaklıların, alacaklarının belli bir yüzdesinden vazgeçmeleri şeklinde yapılan “tenzilat konkordatosu” ve alacaklıların borçluya yeni bir vade tanıdıkları veya borçları takside bağladıkları “vade konkordatosu” olarak iki şekilde uygulanmaktadır.

Tenzilat konkordatosu yolu ile alacaklının kendi isteği ile tahsilinden vazgeçtiği alacaklar, alacaklı yönünden değersiz alacak olarak değerlemeye tabi tutulur. Vergi Usul Kanunu’nun 322. maddesi uyarınca; söz konusu alacaklar bu mahiyete girdikleri tarihte tasarruf değerlerini kaybettiklerinden, ilgili alacakların kayıtlı değerleri üzerinden zarara geçirilerek yok edilmeleri gerekmektedir.

Nitekim Danıştay 4. Dairesi de, 20.11.1984 tarih ve E. 1984/5259, K. 1984/4206 sayılı Kararı’nda “konkordato ilanından sonra borçlu ile yapılan ibraname ile alınmasından vazgeçilen alacak, değersiz alacak olarak işlem görür.” şeklinde hüküm vermiştir.

Vade konkordatosu ise, borçluya ödeme zamanı konusunda yeni bir imkan tanınmasını ifade etmektedir. Bu bakımdan bu konkordato çeşidi alacaktan vazgeçildiğini göstermediğinden, bu anlaşmaya bağlı olarak herhangi bir alacak tutarının değersiz alacak olarak değerlendirilerek gider yazılması mümkün değildir.

Diğer taraftan, aciz vesikasının değersiz alacaklar açısından değerlendirilmesi ise aşağıda yapılmıştır.
Bilindiği üzere, iflas halinde müflisin varlıkları tüm borçlarını karşılamaya yeterli değildir. İflas neticesinde alacaklılar iflas masasına başvurmakta, müflisin mevcutları paraya çevrilerek bu borçlarının bir kısmı ödenmektedir. Bu durumda müflisten alacağının tamamını tahsil edemeyen alacaklılara “aciz vesikası verilmektedir.

Aciz vesikası alacağın tahsili imkanının, vesikanın verildiği tarih itibariyle bulunmadığını gösteren bir belge olup; bu vesikada, alacaklı ve borçluya ait adres ve kimlik bilgilerinin yanı sıra, yapılan takibin çeşidi, paylaştırma işleminin sonucu, alacağın miktarı ve aciz vesikasının ne miktar alacak için geçerli olduğu bilgilerine yer verilir.

Aciz vesikası, alacaklının belgenin düzenlendiği tarih itibariyle belgede yazılı alacağının varlığını tescil etmekle birlikte, bu tutarın müflisten tahsil etme imkanının olmadığını, ancak gelecekte müflisin tekrar ödeme gücüne sahip olması halinde alacağını tahsil edebileceğini göstermektedir.

Konu ile ilgili olarak, Gelirler Genel Müdürlüğü’nün 20.06.2002 tarih ve B.07.0.GEL.29/2978-322-46/28356 sayılı Görüşünün sonuç kısmı aşağıdaki gibidir.

“Bu hükme göre de, icra daireleri tarafından borçlunun borcunu ödeme imkanına sahip bulunmadığına ilişkin olarak alacaklıya verilmekte olan aciz vesikası, borç ikrarını içeren bir belge olup zamanaşımına da tabi değildir. Bu itibarla, bir alacağın aciz belgesine bağlanmış olması, alacağın gelecekte tahsil edilme imkanını ortadan kaldıran bir nedeni oluşturmamaktadır.

Buna göre. Alacaklıya icra dairesi tarafından verilen aciz vesikasına konu alacak değersiz alacak hükmünde olmayıp, bu alacağın takipli alacak olması nedeniyle şüpheli alacak olarak kabulü ve bu alacak için pasifte karşılık ayrılması diğer şartlarında bulunması halinde mümkündür.”

Nitekim; Danıştay 4. Dairesi’nin,  10.01.1984 tarih ve E.1985/8216, K. 1984/98 sayılı Kararında da, aciz vesikasına bağlanan alacakların değersiz alacak olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. 





Kaynak : Salim KARADENİZ-  Baş Hesap Uzmanı
Yaklaşım / ŞUBAT 2010 / Sayı: 218

11 Şubat 2011 Cuma

Yurtdışındaki Şüpheli alacak


213 sayılı Vergi Usul Kanunu'na göre mali kârın tespitinde şüpheli hale gelen alacaklar için değerleme günü itibariyle karşılık ayırma şartlarının bulunup bulunmadığına bakılarak, şartların bulunması halinde karşılık ayrılabilmektedir.

Şüpheli alacaklarla ilgili düzenleme 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 323 üncü maddesinde yapılmıştır. Söz konusu madde gereği;

"Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olmak şartıyla; 

1. Dava veya icra safhasında bulunan alacaklar;

2. Yapılan protestoya veya yazı ile bir defadan fazla istenilmesine rağmen borçlu tarafından Ödenmemiş bulunan dava ve icra takibine değmeyecek derecede küçük alacaklar;

Şüpheli alacaklar sayılır.

Şüpheli alacaklar için değerleme gününün tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir.

Bu karşılığın hangi alacaklara ait olduğu karşılık hesabında gösterilir. Teminatlı alacaklarda bu karşılık teminattan geri kalan miktara inhisar eder.

Şüpheli alacakların sonradan tahsil edilen miktarları tahsil edildikleri dönemde kar-zarar hesabına intikal ettirilir."

Alacağın şüpheli hale gelmesi için iki şartın bir arada gerçekleşmesi gerekir. Bu iki şartın birlikte varlığı halinde, alacak şüpheli hale gelir ve alacaklar arasından çıkarılarak şüpheli alacak olarak kayıtlara intikal ettirilir.

Bu şartlardan birincisi; söz konusu alacağın ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olması; ikincisi ise alacağın dava veya icra safhasında bulunması veya yapılan protestoya veya yazı ile bir defadan fazla istenilmiş olmasına rağmen borçlu tarafından ödenmemiş bulunan dava ve icra takibine değmeyecek derecede küçük alacak olmasıdır.

Sadece bilanço esasına göre defter tutan ticari kazanç sahipleri (kurumlar dahil) şüpheli hale gelen alacakları için, şüpheli alacak karşılığı ayırabilirler.

İşletme hesabına göre defter tutan ticari kazanç sahipleri şüpheli hale gelen alacakları için karşılık ayıramazlar. Ayrıca, karşılık niteliğinde olabilecek şekilde diğer giderler arasında da gösteremezler.

Ayrılan şüpheli alacak karşılığının hangi alacağa ait olduğunun muhasebe kayıtlarında gösterilmesi gerekir.

Katma değer vergisinden kaynaklanan alacak için şüpheli alacak karşılığı ayrılabilmesi; 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 323 üncü maddesinde yer alan şartların mevcut olması, alacağın ilgili dönem kayıtlarına intikal etmesi ve katma değer vergisi beyannamelerinde beyan edilmesi halinde mümkündür.

Yurtdışından olan alacaklar için karşılık ayrılabilir

Şüpheli alacaklar karşılığı uygulamasında, alacağın yurtiçi veya yurtdışından olmasının herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Uygulamayı düzenleyen 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 323 üncü maddesinde yurtdışı alacaklar için şüpheli alacak karşılığı ayrılamayacağına dair herhangi bir kurala yer verilmemiştir.

İcra hukuku devletin cebri gücüne dayandığı ve il­gili ülkenin hakimiyet alanı ile sınırlı olduğu için yurt dışından olan alacaklara ilişkin Türkiye'de başlatılan icra takibine dayanarak şüpheli ticari alacak karşılığı ayrılması mümkün değildir. Zira, henüz takibin başın­da bu takibin icrai sonuçlar doğurmayacağı açıktır. Dolayısıyla, yurt dışından olan alacak için ilgili ülke icra mevzuatı uyarınca icra takibine başlanılmadan, şüpheli ticari alacak karşılığı ayrılamaz.
 
Bunun yanında yurt dışından olan alacakların dava yoluyla takibinde, yurt dışında bulunan borçlu ile mü­kellef arasında sözleşmeyle bir hukuk seçimi yapılmış ise, dava ilgili hukuk sistemi içerisinde takip edilme­den alacağın dava safhasında olduğunu kabul etmek mümkün olmayacaktır.